
Merhaba!
İlk gezi yazımda gittiğim yerler içinde beni en çok etkileyenlerden biriyle başlamak istedim. Berlin. Bu yazı Berlin’deki gezilecek yerlerin hepsinin bir tanıtım yazısı gibi değil. Sadece yaşadığım deneyimi paylaştığım bir yazı. Ama umuyorum ki okuyan herkesin kendine katacağı bir kısım olacak.

6 Ocak 2020
Bir şehri en iyi not tutarak hatırlarsınız. Yoksa bilgiler de hatıralar da uçup gider.
İlber Ortaylı
6 Ocak sabahı Tegel Havaalanı’na vardım. Tek başına gezilerimde bütçe dostu olması önemli bir kriterim, bu nedenle Airbnb ile tuttuğum odamın bulunduğu Alexanderplatz’a doğru yola çıktım, yaklaşık 25 dakikalık bir otobüs ve metro yoluluğu ile Havaalanından buraya ulaşabiliyorsunuz. Alexanderplatz deyim yerindeyse merkezi olması açısından Berlin’in Kızılay’ı ( Ankaralı olduğum şimdiden çıktı ortaya). Çok merkezi ve eğer kısa süreli kalmaya geliyorsanız seçebileceğiniz en pratik yer. Fernsehturm kaldığım yere çok yakın olduğundan ilk durak burası . İsterseniz internetten bilet alıp üst katında gezip restorantında oturabiliyorsunuz. Güncel bilet fiyatı 25 Euro. Ben sadece aşağıdan görüp etrafı gezmeye devam ettim. Normalde olmasını hiç beklemediğim bir şekilde Noel Marketleri hala kaldırılmamıştı. 6 Ocak, her yıl Heilige Drei Könige olarak bilinen dini bir bayramın tarihi ve Weihnachtsmarkt’ları bu tarihe kadar açık tutup ertesi gün toparlamaya başlıyorlarmış. Gönül isterdi ki asıl Noel zamanı geleyim ve o kutlamalara ortak olayım ancak madem bu zamanda denk geldik uğramamak olmaz diyerek içeri girdim. ‘Glühwein’ ve ‘Tredelnik’ eşliğinde oturup buz pateni yapanları seyrettim. Buraya hediyelik eşyaların satıldığı, bir sürü el yapımı ürünlerin bulunduğu kulübelerle dolu bir açık pazar diyebiliriz aslında. Bir sonraki Berlin ziyaretim kesinlikle Noel zamanı olacak anlaşıldı.





İkinci Dünya Savaşı ve Alman tarihine meraklı iseniz uğramanız gereken yerlerden biri Reichstag. Burada uzun uzun anlatmayacağım ancak meraklısı için link bırakıyorum. Uzun yıllar Almanya Parlamentosu’na ev sahipliği yapmış bu bina bir yangın sonucu harap olmuş ancak sonra tekrar hizmet vermeye başlamış ve hala daha Almanya Parlamentosu bu binada. Üst kısımda panoramik olarak şehri görebileceğiniz görkemli bir kubbesi var ve ücretsiz dağıtılan sesli rehberler eşliğinde hem Alman Parlamentosu ve Alman siyasi tarihi konusunda bilgi sahibi olabilir hem de şehirdeki yapıları inceleyebilirsiniz. İsteyenler için yine kubbenin olduğu katında kafesi de mevcut. Ancak gezi için rezervasyon yaptırmanız şart. Sitesinin linkini bırakıyorum.
Reichstag Binası’ndan çıkıp dinlenmek ve tabi ki Brandenburger Tor‘ u görebilmek için Pariser Platz’a gittim. Brandenburger Tor, Berlin’in ana sembollerinden birisi. 1789-91 yılları arasında inşa edilmiş. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından kutlamaların ana merkezlerinden biri olan bu kapı 22 Aralık 1989’da halk ziyaretine açılıp ve birleşik Berlin’in bir sembolü haline gelmiş.
Pariser Platz’da, Akademie der Künste’nin hemen karşısında minik bir Starbucks vardı. Berlin’e gelip bu kadar güzel kafeler varken Starbucks’a oturmayı pek tercih etmesem de buradakinin en güzel özelliği manzarasının Brandenburger Tor olması. Kahvemi alıp internete bağlandım ve bu görkemli yapı karşısında oturup tarihini ve üzerindeki sembolleri araştırdım. Soğuk ve yağışlı bir Berlin günü için ideal.


Rotanın kalanında sıradaki durağımız Holocaust Mahnmal (Soykırım Anıtı). Brandenburger Tor’dan çıkıp, Friederich Ebert Straße boyunca Postdamer Platz’a doğru yürürseniz karşınıza çıkar. Farklı uzunluklarda 2711 adet sütundan oluşur ve hayatını kaybetmiş Avrupalı Yahudiler anısına yapılmış bir anıt mezar. Tasarımcısına göre amacı oldukça rahatsız edici bir ortam yaratarak sözde düzenli olan bir sistemin insanlıkla bağının kopmasını simgeliyormuş.
Burada bir süre geçirip caddenin karşı tarafına geçip Tiergarten‘e girdim. Tam karşılık olarak Hayvanat Bahçesi demek olsa da aslında kocaman bir yeşillik alan ve hayvanat bahçesi de dahil olmak üzere bir sürü bahçe, kafe ve heykelleri barındıran kocaman bir ağaçlık bölge. Eskiden de orman olmasına karşın ağaçların çoğu 1950lerden sonra dikilmiş çünkü İkinci Dünya Savaşı sırasında yakacak elde etmek isteyen Berlinliler tarafından sökülmüşler. Güzel bir yürüyüşün ardından Berlin Zoo‘ya vardım ve günün geri kalanında burayı gezdim. Tiergarten’in içinde yaklaşık 7 km yürüdükten ve hayvanat bahçesinde de yaklaşık 3 saat gezdikten sonra artık kaldığım yere geri dönme vakti geldiğini anlayınca otobüsle Alexanderplatz’a geri döndüm. Geldiğimden beri ilk kez otobüse bu zaman bindim. Bana göre bir şehri gezmenin en güzel yolu olabildiğince yürümek. Çok sistematik ve de kullanışlı bir toplu taşıma ağları olmasına karşın nadir durumlar dışında kullanmadım. Ama siz yürüyerek dolaşamam diyorsanız mutlaka Tageskarte veya haftalık biletlerden alın. Aldığınız bilet tek seferliklerden hem çok daha hesaplıya geliyor hem de tüm toplu taşıma araçlarını aynı biletle kullanabiliyorsunuz.
Berlin’e kadar gelmişken meşhur East Side Gallery ve Berliner Mauer ( Berlin Duvarı)’i görmemek olmaz. Metrodan Warschauer Straße durağında inip birkaç dakikalık yürüyüşün ardından duvara ulaşıyorsunuz. Duvarda bir sürü graffiti olmasına karşın en popüler olanı Bruderkuss. Sovyet lideri Leonid Brejnev ile Alman Demokratik Cumhuriyeti lideri Erich Honecker’in 1979’da Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin 30. yıl kutlamasında öpüşmesinden hareketle yapılan çalışma.


”Tanrım, bu ölümcül sevgiden kurtulmama yardım et.”
Buradan dönüşte Postdamer Platz‘a uğrayıp Checkpoint Charlie ve Topographie des Terrors‘u görebilirsiniz. Burada mola vermek için Einstein Kaffee güzel bir seçenek. Postdamer Platz bir zamanlar Avrupa’nın en canlı meydanlarından biriyken Soğuk Savaş döneminde Berlin Duvarı ve savaşın etkisiyle cansız bir tarafsız bölge olmaya terk edilmiş. Günümüzde ise Sony ve Daimler-CHRYSLER gibi kuruluşların yatırımlarıyla eski güzel ve canlı günlerine döndürülmüş. Bir sürü kafe, restorant, alışveriş mekanı, otel ve bir de film müzesi kurulmuş. Buraya kadar gelmişken Sony Center olarak geçen eğlence ve teknoloji mekanına uğrayabilir, meraklısıysanız Film Museum Berlin’ i ziyaret edebilirsiniz. Sony Center, Sony’nin Avrupa’daki ilk büyük mağazası ve teknoloji meraklıları için ilgi çekici bir yapı.



Son olarak kısaca müzelerinden bahsedecek olursam, şu ana kadar gezdiğim yerler içinde müzecilik anlayışına tek hayran kaldığım şehir diyebilirim. Staatliche Museen zu Berlin olarak geçen tüm müzeleri tek bir alanda toplamışlar. Kanaldaki kara parçasının bir kısmı olan bu alan ve Berliner Dom’un bulunduğu alan ‘Museumsinsel‘ ( Müze Adası) olarak biliniyor. Mitte ilçesinden geçen Spree Nehri‘nin üzerinde bulunan küçük bir adanın kuzey kısmında bulunan tamı tamına 1 kilometrekarelik alana sahip müzeler kompleksi. Yılda yaklaşık 3 milyon ziyaretçiyi ağırlayan müzeler kompleksi,1999’da UNESCO’nun Dünya Mirasları Listesi’ne eklenmiş. Başlıca beş müzeden oluşuyor:
Altes Museum
Neues Museum
Alte Nationalgalerie
Pergamonmuseum
Bode Museum
Tüm müzeleri gezmek için günlük kart almanızı öneririm. Öğrenciler için 9 Euro. Müzelerin içinde sırt çantası, selfie çubuğu ve mont ile gezmek yasak. Her bir müzenin giriş kısmında kilitli dolaplar bulunuyor buraya eşyalarınızı koyup o şekilde içeri geçebiliyorsunuz. Kısa bir paragrafla bahsedilemeyecek kadar geniş kapsamlı ve güzel olan bu kompleksle ilgili bilgi almak için yukarıda koyduğum linkte tıklamanızı şiddetle öneririm 🙂






Bitirmeden eklemek istediğim, Berlin’deki lokal kafeleri mutlaka her fırsatta denemeniz. Girdiğiniz kafelerin yüzde doksanından memnun ayrılacağınızdan eminim. Kahve ve birbirinden güzel hamur işleri. Berlin ziyaretimin en keyifli anlarındandı.
Umarım keyifle okursunuz.
Bis Bald!
